24 Eylül 2009 Perşembe

Doğanın Devamını Sağlayan Üretken Güç; Kadın



Doğmak, doğurmak…


Doğanın hiç değişmeyen kanunu bu; başrolde ise ilk çağların doğurgan kadın imajına sahip ana tanrıçaları.

İnsanlar yüzyıllarca onların kutsallığına, yaşam verme gücünü ve bereketine inanarak onları temsil eden semboller çerçevesinde insan doğumu, yaşamın korunması ve devamlılığının sağlanması için varolmalarına izin vererek onlardan medet umdular.

İnsanın doğumunu temel alan konularda doğurgan kadın ve bilhassa rahim ön plana çıkmış ve bu göstergeler belli nesnelerle eşleştirilerek mitolojilerle anlatıla gelmiştir. Doğumun temel simgesi olan doğurgan kadın, simgeler dünyasında baş rolü oynamış ve tarih sahnesini binlerce yıl terk etmemiş, biyolojik ve anatomik göstergeleri sembolizm dünyasını ana temasını oluşturmuştur.

Laussel Venüs’ü üst paleolitik dönemlerin doğurganlık gizemiyle ilgili en temel sembolik öğelerden biridir.(Şekil 1)

Kadının kuşla eşleştirilmesi, her şeyin bir yumurtadan doğduğuna inanılan çağlarda yumurtanın efendisi kuşla eşleştirilen kadın fikri kuş başlı tanrıça-kadın figürlerinin üretilmesine neden olmuştur.





Lespugue Tanrıçası ( M.Ö. 21000) bu düşüncenin en eski örneklerindendir.(Şekil 2)





Tanrıça heykelciklerinde üreme organlarının ön plana çıkmaları da aslında doğumun biyolojik evrelerini anlatmaya yönelikti. Bu nedenle tanrıça heykelciklerinin yüz hatları, gözleri, saçları vs. gibi belirtilmemiş soyut biçimlerde oluşuyordu. (Şekil 3)

 
Üst paleolitik dönem mağaralarındaki duvar resimlerinin konusu hayvan şekilleriyken, aynı dönemin
heykelciklerinin konuları kadınlara odaklanmıştır. Böylece “yüce ana” mitolojileri üst paleolitik çağların karanlık dönemlerine dek uzandığını ve bu heykellerinde söz konusu dönemlerde tanrıça inancının yoğun olarak yaşandığını gösterir.
Mitik ana-atanın doğurgan gücünün bu heykelciklerde yaşadığı varsayıldığından, bu tanrıça simgelerinin kutsal törenler sırasında taşıdıkları büyüsel gücün kadınlara geçtiğine, böylece toplumun kendi kendini yeniden üretmesini sağladığına inanılıyordu. (Şekil 4)


 

 
Bu heykelcikler gerçeküstü görüntülere sahipti. Çünkü bunlar mitik anayı temsil eden heykelciklerdi. (Şekil 5-6)





Tüm bu tanrıça tasvirlerinde ortak olan görüntü, üreme büyüsünü yansıtmaya yönelik hamilelik şişkinliklerinin abartılı bir şekilde ön plana çıkmış olmasıydı. (Şekil 7)

Doğurganlık konusunun bu denli ısrarla irdelenmesi bu dönem insanlarının önemli bir sorunu olduğunu gösterir. Bu dönemlerde insan ömrünün oldukça kısa olduğu ve doğum olgusunun da büyük önem kazandığı anlaşılmaktadır.
 
Sık sık şişkin göbekleriyle hamilelikleri belirtilen kadınlar, doğum halinde veya doğum sembolize edilirken kadın doğum sandalyesinde oturur durumda gösterilmiştir. Rahim figürü de boynuz formuyla her türlü eşyada ve kutsal mekanlarda binlerce yıl doğurganlığın yani ana tanrıçanın sembolü olmuştur. Elleri göbeğindeki kadın hamileliği sembolize ederken, elleri göğüslerindeki kadın betimlemeleri de, çocuğun yaşam kaynağı, sütü simgelemiştir. (Şekil 8-9)

 
Üst paleolitik dönem insanlarının, doğum olgusunu aktif öğelerinin sembolize ederek, gözle görülmeyen bazı biyolojik oluşumları resmetmesi şaşırtıcıdır.





Laussel’de bir plaketin üzerinde bulunan bir kompozisyonda kadın yumurtasının oluşum evreleri resmedilmiş gibi görülmektedir. (Şekil 10-11) Bu kalıntı ay, kadın ve doğurgan yumurtalar arasında kurulan paralelliğin daha üst paleolitik çağlarda başlamış olduğunu gösterir.

 
  Baykal Gölü Mal’ta (Sibirya) üst paleolitik dönemde bulunan mezarda, kemikten yapılmış bir plaketin arka yüzünde sanat tarihinin bilinen en eski spirali (Şekil 12-13-14) ve onu çevreleyen 3 adet “S” figürü, ön yüzünde de üç adet yılan benzeri nesne resmedilmiş olarak bulunmuştur.
 
Bu çizimlerin yılanımsı formlara sahip olmakla birlikte yılan özelliklerinden uzak oldukları görülür. Zira, boyutları, oranları, gözleri, hatta üzerlerindeki deri detayları gibi özellikleriyle bu çizimler yılan imajına maledilemeyecek kadar farklı çizildikleri ve bu yılanımsı nesnelerin sürekli çoğul olarak resmedildikleri görülür.
 
Buradan yola çıkarak buradaki şekilleri yılan değil, tipik sperma çizimleri oldukları bir gerçektir.

Porto Batista Mağarası’ndaki yılan ve spiral arasındaki ilişki sembollerle görülmektedir. (Şekil 15)


Üst paleolitik dönemlerde böylesine gerçekçi sperma çizimleri, mitolojik anlatıların eşleştirme yöntemiyle yılan ve spirallerle temsil edildiğini, bunun sonucunda da asıl anlamın yılan imgesinin arkasında kaybolduğu görülür.
Üst paleolitik dönem kültürünün mezolitik dönemde de sürdüğünü, mağara sanatının temel konuları olan hayvan sembolizmi, taşınabilir eşyalar üzerinde görülmeye başlamıştır. Kadın göğsü, boynuzlu hayvan, kuş ve yılanımsı şekiller (Şekil 16) mezolitik çağ sanatında vazgeçilmez öğelerdendir. Ayrıca Ay’lar (Şekil 17) ve Ay’a saldıran yılan kompozisyonları (Şekil 18) bulunmaktadır.

Bir daireden çıkan ok şekli (Şekil 19) günümüz tıbbının kullandığı erkek sembolünü andırmaktadır. M.Ö. 10.000 tarihlerinde ilginç bir şekilde bu sembol Kalkolitik (M.Ö. 5500-3000) çağ’da tekrar görülmüştür. (Şekil 20)
 

Hayatın başladığı doğurgan yumurta tanrıçaların vazgeçilmez sembolleri olarak sürekli üzerlerinde eş merkezli daireler şeklinde gösterilmiştir. (Şekil 21)
 
Bu yazıyı Hafif.org'tanda inceleyebilirsiniz...